Make your own free website on Tripod.com
  Şişhane Leo Kulübü Derneği
 AYLIK BÜLTENİ
   1-30 EYLÜL 1999 * BÜLTEN NO: 9900-03
   İÇİNDEKİLER
Başkanın Mesajı S. TONGAL Ebruli Ebru HAKKUL Toplantı Programı
Bu Köşeden Selim YENER Perspektif Gökçer BERKE Duyurular
(C) 1999 BÜLTEN KOMİTESİ
Pelin’in Köşesi Pelin TÜZÜNER
1999-2000 ÇALIŞMA DÖNEMİ
 
Başkanın Mesajı
Sinem TONGAL
 
Çünkü Anneler Kapıya Yakın Yatar

Bu ay sizlere nasıl sesleneceğimi bilemiyorum. Bu sıralar, hep beraber rutin işlerimizi yapamaz durumdayız. Her sabah uyandığımda acaba bugün ne yapacağım diye düşünmüyorum. Çünkü düşünmek istemeyişimin dışında düşündüklerimi yapacak gücüm de yok. En önemli günlük işler önceliğini yitirdi. İşe gitmek istemiyorum, ağlamak istemiyorum, okumak istemiyorum. Sadece sokağa çıkıp avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Sonra düşünüyorum, acaba gazeteci olup olan biteni hergün gazetede yazarak dile mi getirmeli, doktor olup yaralıları mı tedavi etmeli, arama kurtarma ekibinde olup enkazdan birilerini mi kurtarmalı, kriz masasında görevli mi olmalı yoksa başbakan olup bazılarına müdahele mi etmeli? Ne olmalı? Ne dilemeli? Nasıl kızmalı? Neye kızacağımı şaşırıyorum, hatta o kadar şaşırıyorum ki artık herşey normal. O çaresiz, o suskun, ölümlerin sıradanlaştığı, üzerleri bembeyaz kireçle kaplı toplu mezarlar, bisküvi gibi kırılmış şehirler, çöp toplar gibi ceset, organ toplayan iş makineleri, taşlaşmış insanlar herşey ama herşey normal. Bir tarafta azrailin tamamlayamadığını ikincil canavarlar tamamlarken diğer taraftan dik kuyruğumuzu hala indirmiyoruz. Yeryüzünün derin yarıkları binaları yutarken falancanın suları gelmiş geçmiş en büyük cirosunu yapıyor, acıyı kâra, gözyaşını paraya çeviriyor. İzmit’te yağmur suyuyla ıslanmış ekmek tepecikleri oluşurken, enkaz altındayken, ölürken, canımızdan çok sevdiğimiz annelerimizi toplu mezarlara gömerken, bizden normal hayatımızı sürdürmemizi istiyorlar. Şimdi hayatta kalma zamanı, hayatta kalarak çıldırma zamanı. Herşey aynı bütün mevsimler aynı, yağmurlu gün ile güneşli gün birbirinden farksız. 
Değirmendere’nin hemen yakınında kurulan çadırkentte dolaşırken herşeylerini depremde yitirmiş insanların yerlere üst üste atılmış eski giyecekleri paylaşırken seyrettim. Kullanılmış bir çamaşırı kontrol eden orta yaşlı bir kadın. Birden öylesine utandım ki onu bu durumda seyrettiğim için. Ama bir kez görmüştüm işte. Kadın kendisine baktığımı farketti bir an, gözgöze geldik. Hayatımda hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. O da benden utandı ve hemen elindeki sütyeni üst üste yığılmış eski giyeceklerin arasına attı. 
Neler öğrendik, hangi toplumsal gerçekleri acı acı anımsadık? Hangi dersleri çıkardık? Öğrendik ki para, pul, mal, mülk, kariyer, başarı 45 sn.de moloz oluyor. Öğrendik ki yaşamak  çok güzel ve kimseyi incitmeye, mutsuz olmaya yetmeyecek kadar kısacık. Öğrendik ki deprem kuşağında yaşıyoruz ama yaşadığımız evler kağıttan. Bizler deprem eğitimi, arama kurtarma ekibi, sivil savunma ekibi nedir yeni anladık ama daha öğrenemedik. Çadır kentleri gördüğümde aklıma ilkokulda yaptığımız Kızılay resimleri geldi. Gördüklerim tıpkı o resimlerde ki çadırlar gibi adi ve ne yazık ki benim çizdiklerimin aynısıydı. Öğrenemeyenlerse toplumsal gerçekleri anımsattı bize. Doğanın gücüne ceza dedi. Bilime, bilim adamına saygı yerine dedikoduya inanmayı daha kolay bulduk. Organize olmak yerine kargaşa çıkartmakta daha başarılı olduk. Geçen akşam, biri bana bir arkadaşının annesinin ölümünü anlattı. Ailesinin evi Gölcük’deymiş. Babası pencere kenarında uyuyormuş, annesi ise kapıya yakın. Çünkü anneler sık sık uyanırlar, eşlerini rahatsız etmemek için kapıya yakın yatarlar tavşan uykusuna. Çıt olunca uyanırlar çocuklarının açılan üstünü örtmek için, eve bakmak için, namaza kalkmak ve dua etmek için. Ev ansızın korkunç bir gürültüyle sallanmaya, ardından çökmeye başlar. Kırılan pencere boşluğu babayı kendisine çeker. Anneyse sadece yatağında doğrulabilmiş. Babasını ve ablasını saatler sonra kurtarmışlar enkaz altından. Anneyse yok. Sonrası yok. Evlerinin arkasındaki bir boşluğa toplu mezar yapmışlar ve anneyi oracığa gömmüşler.......

Bu Köşeden
Selim YENER
 
Büyük bir felaketin ardından neşeli birşeyler yazmak hem zor hem de gerekli galiba. Deprem gecesinden sonra kendimize gelmemiz kolay olmadı. Olaydan sonraki 1-2 gün sadece kendimizi, başımıza gelebilecekleri düşünüp durduk. Sonra basından takip ettiğimiz içler acısı görüntüler ve haberler deprem bölgelerindeki insanların durumunu gözler önüne serdi. Bu andan itibaren varımız yoğumuzla zor durumdaki insanlarımıza yardım etmek için çabaladık. Bu felaket sonrası bazı acizliklerimiz de ortaya çıktı ve bazı konularda ne kadar yetersiz olduğumuzu gördük. Bunları anlatıp eleştirecek değilim. Tek söylemek istediğim, bu felaket ve sonrasında yaşananlardan ders almamızın gerekliliği. Bu konuyu daha fazla uzatarak acılarımızı alevlendirmek niyetinde değilim. Hepimize geçmiş olsun ve başımız sağolsun.

Deprem felaketi sonrası yaşananları düşündükçe aşağıdaki yazının zamanlama olarak çok da alakasız olmadığını farketmeye başlıyorum. Bu yazıda öyle şeyler var ki, koltuğunu kaybetmekten korkan politikacılarımızın yapmaktan çekindiği birçok davranış gözler önüne seriliyor. Yazının konusu ile ilgili bir ipucu vereyim mi? Sevmediğimiz ya da bizi kızdıran bazı insanlara “kaz kafalı” ya da “kuş beyinli” şeklinde hakaret ettiğimizi sandığımız olur. Niye böyle söylediğimi, kazlardan alınacak dersleri öğrendiğinizde daha iyi anlayacaksınız.

Göç eden kazları havada süzülürken hiç izlediniz mi? "V" şeklinde uçtuklarını farketmişsinizdir. Bilim adamları bunun sebebini araştırmış ve sonuçta kazların hiç de"kaz kafalı" olmadıkları ortaya çıkarmışlar. Hatta öyle noktalar belirlemişler ki bunlar birçoğumuza ders olacak nitelikte... 

Uçan her kuş, kanat çırptığında arkasındaki kuş için onu kaldıran bir hava akımı yaratıyor. V şeklindeki formasyonla uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışlarındaki hava akımını kullanarak uçuş menzillerini yüzde 71 oranında uzatıyorlar. Yani tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlar. Bize çıkan ders: Belli bir hedefi olan ve buraya ulaşmak için biraraya gelen insanlar oraya daha kolay ve çabuk erişirler. Çünkü birbirlerinin çekimini kullanırlar.

Bir kaz, V grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor, çünkü kaldıraçla hava akımının dışında kalmış oluyor. Bunun sonucu olarak hemen formasyona geri dönüyor ve "V"nin gücünü kullanıyor. Bize çıkan ders: Kafamız kaz kadar çalışıyorsa bizimle aynı yöne gidenlerle bilgi alisverisini sürekli kılarız.

Başta giden V lideri yorulduğunda en arkaya geçiyor ve hemen arkasındaki lider konumuna geçiyor. Bu değişikliği sürekli yapıyorlar. Bize çıkan ders: Liderliği paylaşmak ve zor işi rotasyonlu yapmak ivme kazandırıyor. Liderliği paylaşmaktan kaçan bazı liderlere(!) duyurulur.

Gerideki kuşlar öndekileri daha hızlı gitmek üzere bağırarak uyarıyor: Bize çıkan ders: Takım ruhu.
 

Ebruli
Ebru HAKKUL
 
DÜŞÜNDÜREN SÖZLER

Espri, otoriteye bir başkaldırıyı, onun baskısından kurtulmayı simgeler. 
Sigmund Freud 

Fakirlik, insanın sözde dostlarını uzaklaştırır. 
Victor Hugo

Gerçek fazilet nedir, bilir misiniz? Kendini beğenmemek, yaptıklarını yeter bulmamaktır. 
Plautus

Fırsat çıkmadıkça kabiliyetler pek az işe yarar. 
Napoleon 

Sağlam fikirlerden kuvvetli hareketler doğar. 
Shakespeare

Herşeye homurdanmaya alışmış kimse, fırsat kapıyı çalınca bile gürültüden yakınır. 
Confidences

Kim büyük fikirler için yaşıyorsa, kendini düşünmeyi unutur. 
B.Auverbach

Geçmişten çok geleceği düşünmeliyiz, çünkü bundan sonra orada yaşayacağız. 
Thomas  Browne 

İnsan gençliğinde öğrenir, ihtiyarlığında anlar. 
Eschenbach

Gerçeği her zaman savun, anlayan olmasa bile vicdanına karşı hesap vermekten kurtulursun. 
Herbert George Wells

Güler yüzle söylenen bir yalanı  bir anda yuttuğumuz halde, acı gerçeği ancak damla damla yutarız. 
Diderot

Hepimiz hayatın kısalığından söz ederiz de boş geçen zamanımızı nasıl kullanacağımızı   bilmeyiz. 
Seneca

Birşeyi istediğimiz zaman hep onun çekici yanlarını görürüz, onu elde ettikten sonra da hep kötü yanlarını buluruz. 
Jonathan Swift

Gözlerin konuştuğu dil her yerde aynıdır. 
George Herbert

Güvensizlik başlayınca dostluk kaybolur. 
Ep icure

Kendinize hakimiyeti yitirdiğiniz ölçüde özgürlüğünüzü de yitirirsiniz. 
Maria Ebner Von Eschenbach 

Harekete geçmek için bütün koşulların mükemmel olmasını beklersen, hiçbir zaman harekete geçemezsin. 
H.Jackson Brown

Silgi kullanmadan resim çizme sanatına hayat denilmektedir. 
John Christian
 

Perspektif
Gölçer BERKE
 
YAŞ KIRK, İŞ TIRT

Geçen ay bir gazetenin ekinde okuduğum yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazı hepimizi çok yakından ilgilendiriyor. Ülkemizdeki gençler, yaşları 40-45’lere gelmeden köşeyi dönmek zorundalar neden mi? Okuyun ve telaşlanın…
Özel sektör, her ne kadar vasıflı olursanız olun iş alımında 45 yaşın üstünde eleman tercih etmiyor… Özellikle 40 yaşından sonra yeni bir işe başlarken kadınların şansı erkeklerden çok daha düşük. Yeni Sosyal Güvenlik Yasa tasarısından sonra, genç nüfusun ve işsizliğin yoğun olduğu ülkemizde 40-45 yaşına gelmiş bir insanın iş arararken ki şansı yok denecek kadar az. Yönetici pozisyonundaki biri bile arandığında, 35 yaşını doldurmamış olması ön planda tutuluyor. Şirketlerdeki emekli çalışanların oranına baktığımızda şunu görüyoruz; emekli olup hâlâ aynı şirkette çalışanların oranı yüzde       10-12’yi geçmiyor. Piyasada çok uzun zamandır ‘40 yaş, yaşlılık yaşıdır’ diye bir algılama söz konusu. Türkiye’de şöyle bir problem var. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde ve Amerika’da fırsat eşitsizliği olmaması için, yaş, dil, din, cinsiyet özellikleri kriter olarak başvuru formunda yer almıyor. Oysa Türkiye’de işe başvuranın CV’sinde bu özellikleri en üst sırada belirtmesi koşulu aranıyor.
Yeni sosyal yasa tasarısına gelince, insan kaynakları açısından bu yasanın eksik hazırlandığı bir gerçek. Mesela; işten çıkarılacaklar için birtakım güvenceler sağlamak, kişinin yeni iş bulmasını desteklemek zorundasınız. Böyle bir uygulamadan bahsedilmiyor. İşsizlik sigortasına şirketler çok sıcak bakmıyor. Türkiye’de bunca sigortasız çalışan varken, böyle bir şeyin uygulanması çok zor. 
İş ilanlarına baktığımızda şirketlerin öncelikli genç insanları tercih ettiğini görüyoruz. Bunda şu faktör de önemli rol oynuyor. Uzun süredir çalışanların kıdem tazminatı yükü artıyor. Onu işten çıkarıp, daha ucuza çalıştıracağı, çalışma hırsı ve yenilik anlayışı olan, değişimlere kolayca adapte olabilecek genç birini işe alıyor. Yaşı ilerleyenlerin işten çıkarılıp genç eleman alınmasındaki en önemli nedenlerden bir tanesi de, şirketlerin kıdem tazminatı yükünden kurtulmak istemeleridir. Bu konuda iş verenleri suçlamakta çok doğru olmaz çünkü, bir işçi 21 yaşında çalışma hayatına atılsa 20 yıl sonra, 41 yaşındayken 10 toplu sözleşme geçirmiş olacak. Böylece kıdemli işçi pozisyonuna yükselecek. Dolayısıyla ücreti yeni işe başlayan bir işçinin ücretinden yüzde 40 daha fazla olacak. Kıdem tazminatı yükünü düşünen bir şirket bu işçiye tazminatını ödeyip işten çıkarıp yerine yeni birisini aldığında, tam bir buçuk yılda yeni işçinin tazminatını çıkarmış oluyor.
Öyle görünüyor ki, bu yasadan en kötü şekilde etkilenecek olanların ağır işte çalışan işçiler olacağını söyleyebiliriz. Türkiye’de hergün ortalama 4 ile 5 işçi iş kazalarında hayatını kaybediyor. Hergün yaklaşık 10 işçi iş kazalarında göremez hala geliyor, hergün   3 işçi meslek hastalığına yakalanıyor. Bu sektörde çalışan işçiler için özel emeklilikler, yıpranma emekliliği yapmak da gerekiyor. Ama nerede…
Kısacası arkadaşlar az gelişmiş ülkelerin sorunları en çok düşük gelirlileri vuruyor. Bu yeni yasa ile orta yaş üstündekiler ve işçiler daha da madur duruma düşüyor. Bizimde önümüzü kış tutup, genç yaşlarımızda birikim yapmaktan başka çaremiz yok gibi gözüküyor. Ne dersiniz…
 

Pelin'in Köşesi
Pelin TÜZÜNER
 
Hikayemiz  Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma.. Ama “İnsanlar yaşadıkça” kalacak cinsten..
Savaşın en kanlı günlerinden biri.. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu.
“Teğmenim. Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?.”
“Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen..
“Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş.. Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın..”
Asker ısrar etti..
Teğmen “Peki” dedi.. “Git o zaman..”
İnanılması güç bir mucize.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı koşa koşa döndü.. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
“Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş..”
“Değdi teğmenim” dedi, asker..
“Nasıl değdi?” dedi teğmen.. “Bu adam ölmüş görmüyor musun?..”
“Gene de değdi komutanım” dedi asker.. “Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için..”
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı teğmene:
“Jim!. Geleceğini biliyordum!..” demişti arkadaşı.. “Geleceğini biliyordum!..” 

* * *

AKILLI BEBEK

Dursun’la Temel bebeklerini almış parkta dolaşıyorlar... Dursun’un 12 aylık bebeği yürüyor, Temel’in 20 aylık bebeği kucakta:
“Övünmek gibi olmasın, benimki çok akıllı” demiş Dursun, “daha 8 aylıkken yürüdü”...
“Benimki daha akıllı” demiş Temel, “20 aylık oldu hala kendini taşıtıyor”...